İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Sana sadece gerçeği vaat ediyorum. O kadar.

Son güncelleme tarihi 30 Aralık 2020

Sanıyorum ilkokul ya da ortaokul sıralarındaydı, hayat bilgisi ya da sosyal bilimler tadında bir dersti çok hatırlamıyorum. Dersten tek ve net olarak hatırladığım; yeşil bir tahtada çizili olan “İsteklerimiz / İhtiyaçlarımız” tablosuydu. Bu tablo belki de o gün sınıfta olan 57 arkadaşımın hiç birinin aklında kalmamıştır ama benim zihnimde, bomboş, çok temiz ve pürüzsüz şekilde boyanmış bir ev duvarının, anlamsızca, tam ortasına çakılmış eski ve paslı bir çivi gibi yer etmişti. O günlerde tohumu atılmış bu düşünce hayatımın en zorlu kararlarında hep başı çekecekti.

Giriş ya da öyle bir şey…

Çocukluğum, yıllar yıllar lanet(!) bir araba ortamında geçti. Need for speed oyunları, Hızlı ve Öfkeli filmleri derken bu araba sevdası içimde sürekli benimle beraber büyüdü, bir gün olsun dinmedi. O bulunduğumuz okul sıralarında bulduğumuz her fırsatta araba konuştuk, bundan 10 yıl sonra; Nerede?, Nasıl?, Ne renk?, Ne marka? araca bineceğimizi tartışıp durduk.

Uzun zaman sonra çok uzak bir galakside:

Artık vakit gelmişti 21 yaşımdaydım, bir araba alabilirdim. 18 yaşında bana verilen 1998 model Fiat Uno’nun tüm zorluklarına katlanmış ve bu bölümü başarıyla geçmiştim. Bu bölüm, maddi durumumuz el verse bile çocukluğumdan beri bir saniye bile araba düşünmeden edememiş beni, bir sene hiç ama hiç kendime bir araç alma niyeti olmadan geçirtecek kadar zordu. Bir araba satın almak için yeterli maddi duruma ve mental sağlığa ulaşır ulaşmaz araba bakmaya başladım.

21 yaşımdayım, okulum bitmedi, harçlık alıyorum, ufak da olsa bir arabayı sağlıklı yaşatacak ve beni gezdirecek kadar da para kazanıyorum. Hani size ilkokuldaki şu tohumdan bahsetmiştim ya işte o beni kemiriyor. O tohum, bu konu için şu şekilde evrilmişti; “İsteklerim / Karşılayabildiklerim” çünkü istediğim araçlar; hızlı, dinamik, güzel görünen araçlardı -Hatta spesifik olarak 90’lı yılların hothatchleriydi- Bunun yanında bu araçlara 90’lı yıllardan beri benim gibi, bütçesi düşük, genç ve aklı bir karış insanlar binmişti. Alacağım aracın elimde patlayacağı, sürekli bozulacağı ve çok yakacağı düşünceleri asla aklımdan çıkmıyordu. Bunun karşısında “Karşılayabildiklerim” kısmında ise daha basit, daha düşük hacimli, zevksiz, neşesiz ve tabiri caizse “dede arabası” diyebileceğim araçlar bulunuyordu. Ama bu araçlar beni; usta bulmak, parça bulmak ve yakıt konularında çok rahat ettirecekti. Hatta bir araba sahibi olmama rağmen belki de para bile biriktirebilecektim. İşte asıl soru buydu istediğimi alıp, çocukluk hayallerimi mi gerçekleştirmeliydim? ya da karşılayabildiğim araçlardan birini alıp bu sıkıcı insanların ve sıkıcı araçların içinde sıradan bir insan mı olmalıydım? Bu sorular beni kemirip duruyordu.

Mavi hap mı? Kırmızı hap mı?

Bu soruları düşündüğümün 5. ayındaydık artık bir şeyler yapmalıydım ama hala net değildim. Tanıdığım herkesten tavsiyeler alıyordum. Aldığım tavsiyelere gün içinde uyuyor, bu tavsiyelerin fantezilerini kurup gün boyunca mutlu oluyor ve bu tavsiyelere göre araçlar bakıyordum. Bir gece geçip gün aydınlandığında ise kafam yine dünden kalma karıştırılmadan ısıtılmış mercimek çorbasına dönüyordu. Günlerin günleri kovaladığı bu saçma döngüde, kendime acıyarak, yaşayıp gidiyordum. Tavsiye almaya ve kafa dağıtmaya gittiğim ralli pilotu arkadaşımın yanından kafam karışık bir şekilde son ses müzik açık bir SUV’nin içinde basın ekspres yolundan dönüyordum. Arabanın dışından bir uğultu sesi duydum. Hemen müziği kıstım ve iyice kulak kesildim. Bu uzayıp giden bir egzoz sesiydi. Önümde olduğunu sadece tahmin edebilmiştim. Hemen biraz hızlanıp bu sesi çıkaran aracın ne olduğunu görmek istedim. Bulmuştum. Bu sesi çıkaran araç, kıpkırmızı EP3 kasa kodlu bir Civic Type-R’dı. Neyse ki ben yanına ulaştığımda benim gibi heveslisi biriyle en sağ şeritte camdan cama muhabbet ediyordu. Birazdan olacakları tahmin ettiğim için hemen EP3’ün 300-500 metre önüne geçip sağ şeritte yavaşça ilerlemeye başladım. Beklenen oldu EP3 müthiş bir egzoz sesiyle arkamdan gelmeye başladı. Camı açtım ve belki de 5 aydır yaşadığım tüm gerginliği bana unutturacak bu görsel şovu izlemeye başladım. Evet bir EP3 belki de 100-130 Km/h gibi bir hızda, havalanmak üzere olan bir Boeing’ten daha gürültülü bir şekilde, yanımdan geçiyordu. İşte o an aklıma daha önce çok sevdiğim bir abimle makarasını yaptığımız bu replik geldi: “Herhangi bir araba alırsan, bu hikaye sona erer, yatağında uyanırsın ve istediğin her neyse ona inanırsın. eğer bir hothach alırsan Harikalar Diyarı’nda kalırsın. Ben de sana tavşan deliğinin gitti yerleri gösteririm. Unutma… Sana vaat ettiğim tek şey gerçek. O kadar.

Nihayet

Artık karar verme vakti gelmişti. EP3’ün geçmesiyle diken diken olan tüylerim eski haline dönmeden eve girip hemen sarı siteden ilanlar bakmaya başladım. Kafama göre ,kliması bile olmayan, bir 106 GTi buldum. Gözüm kapalı bu aracı alacaktım. Hemen bu ilanı tanıdıklarımla paylaştım ve Ankara’ya bilet alacağımı ve sabah bu araca bakıp alacağımı söyledim. Yine etrafımdan onay almadan iş yapamadığım için bu hayal de suya düşmüştü. Gel zaman git zaman öyle mi? Böyle mi? derken kendime daha yeni, dizel, 5 kapılı ve bir araç üstünde – herkes böyle bindiği için- hiç beğenmediğim renk olan beyaz bir araç aldım. Peki madem bu kadar iğrenç bir araba alacaktım neden bu kadar yazı yazıp kafa ütüledim?

Bu hatayı siz de yapmayın diye…

Okuduğunuz için teşekkür ederim. Bir sonraki yersiz yazımda görüşmek üzere…

bana dertorkestrasi@necolingo.com adresinden ulaşabilirsiniz.

0 Paylaşımlar